Koyun ve Keçi: Bir Yüzyıllık Arkadaşlık
Kayseri’nin o daracık sokaklarından birinde, taze kış rüzgarlarının yavaşça yüzümü okşadığı bir öğleden sonraydı. Evimizin küçük penceresinden dışarıya bakarken, hayatımda hep bir eksiklik hissettim; belki de bu eksiklik, her şeyin tam olduğu anı beklemekle ilgiliydi. Genç bir yetişkin olarak, her gün taze bir umutla uyanıyorum, ama zamanın bana sunduğu tek şey, sabahları güneşin doğması ve geceleri yıldızların usulca göz kırpmasıydı.
Bir gün, mahalledeki yaşlı teyzenin bahçesinde biraz yürüyüş yapmaya karar verdim. O an bir şey fark ettim: Teyzenin küçük koyunları ve keçileri arka taraftaki açık alanda dolaşıyorlardı. O yaşlı kadının o kadar çok keçisi vardı ki, onları birbirinden ayırt etmek neredeyse imkansız hale gelmişti. Bir tarafta küçücük, bembeyaz bir koyun vardı, diğer tarafta ise keçiler kısa, sert tüyleriyle etrafı daha çok inceden inceden gözetliyorlardı. Ama bir şey vardı, onları birbirinden ayırt edebilmemi sağlayan. Sanki koyunlar ve keçiler, birbirlerinin tam zıttı gibiydi. Koyunlar sakin, sessiz ve yumuşak, keçiler ise daha özgür, başına buyruk ve inatçıydı. Ama… yine de bir ortak özellikleri vardı.
Bir Bütünün Parçaları: Koyun ve Keçiye Verilen Ortak Ad
O gün yürürken, yaşlı teyze yanıma geldi ve gülümsedi. Sonra, bakışlarını koyunlardan ve keçilerden birine çevirerek: “Koyunlar ve keçilere verilen ortak ad nedir?” diye sordu. Cevap vermek zor olsa da, bir anlığına bu iki farklı hayvanın aslında aynı kelimede birleştiğini düşündüm. “Haa,” dedim, “onlara ‘small ruminant’ deniyor. Ama biz köylüler arasında ‘koyun-keçi’ diyoruz, işte her iki hayvana birden verilen bu ad köyde çok yaygın.”
Teyze gözleriyle derin bir anlam aradı ama ben aniden her şeyi net bir şekilde hissettim. Bu hayvanlar sadece “koyun” ve “keçi” olarak değil, aynı zamanda birer “bütün” olarak vardı. Birinin varlığı, diğerinin eksikliğini hissettiriyordu. Koyunlar ve keçiler, sahip oldukları bütünlükle varlardı ama bir eksiklikleri de vardı; yalnızdılar. Birbirlerini tamamlamaya çalışıyorlardı, tıpkı insan gibi. Keçiler, koyunlardan daha bağımsız ve hırslıydı; koyunlar ise genellikle güven arayışında, sakin ve sadık bir yaşam sürmeye çalışıyordu.
Geçmişe Dönüş
Teyze biraz sustu, gözlerini koyunlardan alarak bana döndü. Her zamanki gibi, gözlerinde yılların yorgunluğu vardı ama o an sadece bana bakarken, gözleri sıcacık bir gülümseme barındırıyordu. İçimde, bu sessizliğin anlamını çözemediğim bir huzur vardı. O anki his, bana hayatımı hatırlattı. Kayseri’de, büyüdüğüm mahallede çocukken ne kadar çok zaman geçirirdik bu hayvanlarla. İşin garibi, o zamanlar koyunlar ve keçiler bize sadece besin kaynağıydı. Ama şimdi fark ediyorum ki, bir zamanlar çok basit gördüğümüz bu hayvanlar, aslında duygularımıza, düşüncelerimize, hatta umutlarımıza yön veriyorlar.
Geçmişin kocaman kapıları, her gün açılıp kapanıyordu. Bir zamanlar, köydeki gençlerin sabahın erken saatlerinde koşarak meraya gittiğini hatırlıyorum. O zamanlar, koyunları ve keçileri birbirine karıştırır, “bütün” bir köyü anlatan bu iki varlığın ortak adını da bilmezdik. Ama sonrasında anladım: Aslında “koyun-keçi” demek, yalnızca hayvanları tanımlamak değil, insanın her zaman birbirine en yakın iki şeyin farklılıklarıyla nasıl iç içe geçtiğini görmekti. Birinin farkına varmazsan, diğerini tam anlayamazsın.
Birbirinden Farklı, Ama Bir O Kadar Yakın
Günler geçtikçe, koyun ve keçi üzerine daha çok düşündüm. Onlar, dışarıdan bakıldığında çok farklıydılar; birinin güvende kalmaya ihtiyacı varken, diğerinin her an bir maceraya atılma arzusu vardı. Ama içimde, onlara karşı beslediğim hisler aynıydı. İkisi de aynı hayatı paylaşıyordu, aynı havayı, aynı toprağı ve aynı hayalleri. İşte, tam da o noktada, hayatın ne kadar garip olduğunu düşündüm. İnsanlar da böyle değil mi? Birbirinden farklı, bazen anlaşamadıkları, çatıştıkları zamanlar olur ama bir şekilde bir bütün oluştururlar. Bu, gerçek anlamda bir birliktelik, birbirini tamamlayan bir ilişkiydi.
O anda, eski zamanlardan gelen bir anı gözlerimin önüne geldi. Bir kış sabahıydı. Babam, koyunları meraya götürmek için hazırlandı. O zaman, hala çocuk olmanın verdiği saf heyecanla, ben de yanında yürümek istedim. Babamın ellerinde, inatçı keçilerin yörüngesini değiştiren, sakin ama güçlü bir kontrol vardı. Benim küçük adımlarım ise, bu büyük dünyada sadece bir çizikti. Ama yine de, o adımlarımın ne kadar kıymetli olduğunu şimdi daha iyi biliyorum. Koyunlar ve keçiler, bazen o kadar sade gözükürlerdi ki, yaşamları sadece görsel bir huzur gibi gelirdi. Ama içlerinde, kendi öyküleri vardı. Benim öyküm gibi.
Sonuçta Hepimiz Bir Aradayız
Ve işte bir gün, koyun ve keçilerin bir arada bulunduğu bir yerde düşündüğüm her şeyin yanıtını buldum. Onlara verilen ortak ad, bir anlam taşıyordu: “Koyun-keçi” demek, birbirinin eksik olduğu, birbirini tamamlayan varlıkların birleşimi demekti. Tıpkı ben ve hayatım gibi… Birbirini anlamayan, eksik olan ama son derece yakın iki parça…
İçimdeki bu huzur, tüm soru işaretlerinin birer birer silinmesini sağladı. Koyunlar ve keçiler, sadece doğal dünyadaki yerleriyle değil, aynı zamanda içsel yolculuğumuzda, bir insanın en derin duygusal anlarında da tam anlamıyla varlar. Birbirini tamamlayan, ama her zaman bir adım uzakta durarak “kendi olma” özgürlüğünü elinde tutan varlıklar.
Bu hayvanlar, hayatta hepimizin karşılaştığı o çatışmaları, zıtlıkları, yalnızlıkları ve aynı zamanda dayanışmayı temsil ederler. Onlara her baktığımda, bir süreliğine dış dünyadan kopar, sadece kendi içimdeki sesleri dinlerim. O an, koyun ve keçiye verilen o ortak adın ne kadar derin ve anlamlı olduğunu daha iyi kavrarım: Birlikte var olan, ayrı ayrı güçlü ama bir arada tamamlanan varlıklar.
Sonsuz bir hikâyenin içinde, biz de her bir koyun ve keçi gibiyiz: Hem farklı, hem de hep bir arada.